Neden Dernekler ve Sivil Toplum Kuruluşları Önemlidir?
Ülkemizin içinde bulunduğu ekonomik koşullar, sanayi ve ticaret hayatını doğrudan etkileyen çok boyutlu bir süreç olarak karşımızda durmaktadır. Bu tabloyu değerlendirirken yalnızca hissiyatlar ya da günlük tartışmalara değil, veriye dayalı ve bütüncül bir bakış açısına ihtiyaç duyulmaktadır.
Geçtiğimiz günlerde bu konuya ilişkin dikkat çekici bir tartışmaya şahit oldum. Bugün sanayi ve ticaret süreçlerinde ciddi zorlanmalar yaşandığı açıktır; ancak bu durumun sağlıklı biçimde analiz edilebilmesi için “kötü gidişat” tanımının hangi verilere dayandığı da önemlidir. Örneğin, kapanan şirket sayıları tek başına değerlendirildiğinde eksik bir tablo ortaya koyabilir. Geçmiş yıllarla karşılaştırmalı bakıldığında ise daha anlamlı sonuçlara ulaşmak mümkündür.
- 2024 yılı, 31.416 şirket faaliyetine son verdi. 2025 yılında ise 33.270 şirket kapandı. Kurulan şirket sayısı 2024’te 115 bin 463, geçen yıl ise 113 bin 779 olarak kayıtlara geçti. Kapanan şirket sayısı ise 2021’de 16 bin 222, 2022’de 23 bin 170 ve 2023’te 25 bin 883 oldu. Bu sayı, 2024’te 31 bin 416 ve 2025’te 33 bin 270 olarak hesaplandı.
- Bu 5 yıllık dönemde 607 bin 694 şirket faaliyete başlarken, 129 bin 961 şirket kapandı. Böylece, 2021-2025 döneminde kapanan her bir şirkete karşılık 4,7 şirket faaliyete başladı.
Bu veriler, mevcut ekonomik zorluklara rağmen tek başına bir felaket senaryosuna işaret etmemektedir. Kamu otoritesi ve sektör paydaşları açısından esas olan, değerlendirmelerin gazete başlıkları ya da anlık algılar üzerinden değil, güvenilir istatistikler ve sürdürülebilir analizler üzerinden yapılmasıdır.
Sektör genelinde bir konsolidasyon ve zorlanma yaşanmakla birlikte; katma değerli üretime, ihracat çeşitliliğine ve kurumsal kapasiteye odaklanan işletmelerin büyümelerini sürdürdüğü görülmektedir. Bu durum, kriz dönemlerinde dahi stratejik planlama, ürün geliştirme ve pazara uyum kabiliyetinin ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koymaktadır.
İhracatımızın önemli bir bölümü Avrupa Ortak Pazarı’na yöneliktir. Avrupa’da yaşanan talep daralması ve yeni siparişlerdeki yavaşlama, özellikle 2025 yılının ikinci yarısında kapasite kullanım oranları üzerinde baskı oluşturmuştur. Buna geçmiş dönemde plansız şekilde artan kapasiteler de eklendiğinde, sektör üzerindeki olumsuz etkinin daha belirgin hâle geldiği görülmektedir.
Buna karşın, geleneksel pazarlardaki durgunluğa rağmen bazı alt ürün gruplarında önemli başarılar elde edilmiştir. Örneğin, Türkiye’nin alüminyum folyo ihracatında dönemsel olarak kaydedilen %46,3 seviyesindeki artış, sektörün yeni pazarlara açılma ve rekabet gücünü geliştirme potansiyelini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Bugün sektörün en temel beklentilerinden biri, finansmana erişimdir. Ancak bu konuyu değerlendirirken meseleyi yalnızca tek taraflı ele almamak gerekir. Bir işletmenin finansmana erişememesinin nedenleri; mali yapısı, ürün stratejisi, rekabet anlayışı, pazar konumlanması ve uzun vadeli sürdürülebilirliği ile değerlendirilmelidir. Bankalar ya da kamu kurumları, ancak güçlü ve gerçekçi bir iş modeliyle desteklenen yapılara daha sağlıklı katkı sunabilir.

Döviz kuru baskısı da benzer şekilde çok yönlü ele alınması gereken bir konudur. Kur artışı ihracatçı açısından ilk bakışta avantaj gibi görünse de; ithal girdiler, maliyet yapısı ve yurt dışı müşterilerin fiyat beklentileri dikkate alındığında tablo daha karmaşık hâle gelmektedir. Nitekim geçmiş deneyimler göstermiştir ki, kur hareketleri karşısında uluslararası müşteriler hızla yeni fiyatlama talepleriyle hareket etmektedir. Bu nedenle sektör olarak öncelikle kendi içimizdeki yıkıcı rekabet anlayışını geride bırakmamız gerekmektedir. Fiyat kırarak, vade açarak ya da meslektaşımızın müşterisini hedef alarak sürdürülebilir bir büyüme sağlanamaz.
Yatırım kararları alınırken mevcut rakiplerin müşterileri ya da hâlihazırdaki ürünleri değil, işletmenin kendi geliştirdiği özgün ürünler ve yaratacağı katma değer esas alınmalıdır. Sektörümüzde uzun yıllardır, benzer ürünlerin aynı pazara, aynı müşteriye, daha düşük fiyat, daha ince malzeme ya da daha uzun vade ile sunulduğu bir rekabet modeli hâkimdir. Bu yaklaşım, ticareti dar bir alana sıkıştırmakta ve finansman kabiliyetini de zayıflatmaktadır. Oysa hedef, müşterinin ihtiyaç duyacağı, farklılaşan ve değer üreten ürünler geliştirmek olmalıdır. Bugün hâlâ birçok alanda Avrupa markalarının tercih edilmesi, bu konuda daha fazla çalışmamız gerektiğini göstermektedir.
Derneklerin ve sivil toplum kuruluşlarının önemi tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Sektörün Ar-Ge kapasitesini geliştirmek, ürün kalitesini artırmak, ortak laboratuvar ve merkezler kurmak, uluslararası piyasalarda daha güçlü temsil edilmek ve stratejik altyapı projelerini hayata geçirmek, ancak birlikte hareket eden kurumsal yapılarla mümkündür. LME deposu girişimleri, hurda çıkışının yönetilmesi, yerli üretimin korunması, ikincil hammaddenin ülkeye girişinin kolaylaştırılması, kırma ve ayıklama proseslerinin geliştirilmesi gibi başlıklar; sektörün geleceği açısından kritik öneme sahiptir. Benzer şekilde bir federasyon ve sektör akademisi oluşturulması yönündeki çalışmalar da yalnızca bugünü değil, geleceğin rekabet gücünü şekillendirecek adımlardır.
Sonuç olarak, ülkemizde ithalatçı birliklerinin daha etkin şekilde yapılandırılması ve alüminyum sektörünün kendisine ait güçlü bir ihracatçı birliği çatısı altında temsil edilmesi artık ertelenmemesi gereken bir ihtiyaçtır. Sektörümüz, ilgili birliklerin bütçelerine önemli katkılar sağlamasına rağmen, temsil gücü bakımından hak ettiği seviyeye ulaşamamaktadır. Bu durum yalnızca kurumsal bir eksiklik değil, aynı zamanda sektörün ortak irade geliştirme kapasitesi açısından da önemli bir göstergedir. Alüminyum sektörü; daha görünür, daha örgütlü ve karar mekanizmalarında daha etkili bir yapıya kavuşmak zorundadır. Bu süreç, hiçbir şekilde görmezden gelinemeyecek kadar stratejik bir öneme sahiptir.
